1. YAZARLAR

  2. Barış Yarkadaş

  3. 28 Şubat sürecini CHP zayıflattı
Barış Yarkadaş

Barış Yarkadaş

Gazeteci/Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

28 Şubat sürecini CHP zayıflattı

A+A-

CHP'yi içinde ''darbe'' geçen her tartışmanın içine sokmak ve ana muhalefet partisini "darbeci" ya da "darbe destekçisi"olarak göstermek, neredeyse bir kural haline geldi. Bu kural, 28 Şubat tartışmalarının yoğunlaştığı şu günlerde de değişmedi. Soruşturmayı başlattıklarını ve yargıyı ''günün ihtiyaçları''na göre yönlendirdiklerini saklamayan AKP'liler, 28 Şubat'ın sorumluları arasında CHP'yi de gösteriyor. 28 Şubat 1997tarihinde CHP Genel Başkanlığı görevini yürüten Baykal'ı ve CHP'yi ''darbeci'' olarak adlandırmak hayatın gerçeğine ters düşüyor. 

İsterseniz, hem o süreci hem de bugün anlatılmayanları yeniden hatırlayalım: 

1996 yılının Haziran ayında seçimden birinci olarak çıkan Refah Partisi'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan, hükümeti 49 milletvekili olan CHP ile kurmak istedi. Dönemin Genel Başkanı Baykal, Erbakan'ın bu isteğine olumlu yanıt vermedi. CHP lideri, Erbakan'la 1980 öncesi de koalisyonda bulunduğu için,MSP geleneğini biliyor, partisinin kadroları ile uyumlu bir çalışma sağlayamayacağını düşünüyordu. Ayrıca, RP'ye yönelik algıdan dolayı, tabanının bu koalisyona sıcak bakmayacağını dillendiriyordu. Kaygı yaratan bir unsur ise, RP'nin rejimi dönüştürmeye ilişkin hedeflerinin bilinmesiydi. Baykal, bu yüzden koalisyona girmedi. Erbakan da bunun üzerine DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'le hükümet kurdu. Refah - Yol Hükümeti 28 Haziran 1996 tarihinde TBMM'de güvenoyu alarak göreve başladı. 

1997 yılının başlarında ise Refah-Yol ile TSK arasında ilk gerilimler ortaya çıktı. DYP'nin askerin alternatifi olarak Polis Gücü'nü öne çıkarma çabası, polise ağır silahlar verdirmek istemesi, gerilimin ilk kıvılcımlarıydı. Erbakan ise daha çok ABD - İsrail eksenli odağın hedefindeydi. İsrail'le çok yakın ilişkileri olan ve ilk askeri anlaşmayı imzalayan Erbakan, buna rağmen ABD ve İsrail'in hedefi olmaktan kurtulamadı. Erbakan'ınLibya ve İran'a yönelik gezisini, ''uyarılara rağmen''ertelememesi, küresel güç ile RP'nin iplerini kopardı. ABD ve İsrail, hem Refah-Yol'u iktidardan indirmek, hem de Refah içinden çıkarılacak ''uyumlu ve ılımlı'' bir ekiple yola devam etmek istedi. AKP'nin kuruluş serüveni, aslında buraya dayanır. 

Tabii ABD ve İsrail'in Refah Partisi'ne yönelik olarak harekete geçmesinde İstanbul sermayesinin etkisi de vardı. İstanbul sermayesi, Refah'ın sosyolojik tabanı olan ve kendilerini'Anadolu Kaplanları' olarak tanımlayan yeni orta sınıfın büyümesinden rahatsızdı. İstanbul sermayesi, Refah'ın iktidarda kalması halinde, kendi varlıklarının tehlikeye gireceğini düşünüyordu. Refah etrafında oluşan ''kaygı halesi''iktidardaki partinin işini zorlaştırdı. Buna, Refah'ın abuk - sabuk açıklamalarıyla öne çıkan parti kadroları da farkında olmadan destek verdi. Refah Partililer, her gün başka bir skandalla medyanın malzemesi haline geldi. 

3 Kasım 1996'da yaşanan Susurluk kazası ve sonrası iseRefah - Yol'a yönelik psikolojik harekatın kolaylaşmasını sağladı. Tansu Çiller, Susurluk'ta hayatını kaybeden kişileri,''Kurşun atan da yiyen de şereflidir" diye savundu. Çiller'in bu tavrını protesto eden ve gösteriler düzenleyen sivil gruplar ise Erbakan tarafından "Gulu gulu dansı yapıyorlar" şeklinde nitelendirildi. Tüm bunlar, Refah'ın ipini çekmek isteyen koalisyonun elini güçlendirdi. 

Kısaca özetlemeye çalıştığım bu süreç, TSK'nın "Laikliği koruyoruz" görüntüsü altında yaptığı müdahaleyle sonuçlandı. TSK, Milli Güvenlik Kurulu'na 18 maddelik bir''tavsiyeler dizisi'' getirdi. Bu maddeler büyük tartışma yarattı. Erbakan, tavsiye kararlarını imzalamak istemedi. Ancak beşinci günün sonunda Erbakan da Çiller de bu kararlara imza attı. O belge, daha sonra Bakanlar Kurulu'na gönderildi. 

"28 Şubat Süreci" artık resmen başlamıştı. Refah - Yol'u iktidardan indirmek isteyen güçler, yargıyı ve medyayı da operasyonlarında aktif bir şekilde kullandı. Medyaya servis edilen belgelerle, RP'nin birçok ismi itibarsızlaştırıldı. RP'nin bölünmesi ve içinden ''başka bir partinin çıkarılması''hedefine adım adım yaklaşılıyordu. TSK, "Demokrasiye balans ayarı yaptık, 28 Şubat bin yıl sürecek" diyor ve içi boş bir özgüven patlaması yaşıyordu. 

28 Şubat sürecinin kamuoyuna mal olmasıyla birlikte, gözlerCHP'ye de döndü. Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, ordunun Türk siyasi hayatındaki ''konumu''nu özetleyen bir cümleyi dile getirdi. Baykal, "Ordu, denge unsuru olarak bulunuyor" dedi. Bu söz büyük tartışma yarattı. Refah-Yol çevresi, Baykal'ı askere destek vermekle suçladı. Baykal, 28 Şubat'a yönelik en net tavrını ise 8 Mart 1997'de koydu. Kocaeli'nde Aydınlık Türkiye mitinginde konuşan Baykal,"Siyasi tıkanıklıkların yaşandığı zamanlarda çözüm darbe değildir. Ordunun yeri siyaset de değildir.Çözüm ya Meclis’te ya sandıktadır. Meclis'te olamıyorsa o zaman çözüm halkta, seçmende ve sandıktadır" dedi. 

Bu söz, bir ''erken seçim'' çağrısıydı. Baykal, bu çağrıyı yaptıktan sonra askere "Süngünün üstünde oturamazsınız"da dedi. 

Evet doğru, CHP bu süreçte çok daha farklı bir tavır almalı, 28 Şubat sürecinde askerin müdahalesini tecrit edecek siyasi taktikler de geliştirmeliydi. CHP'nin tavrı; bu bağlamda eksiktir. Ancak; erken seçim çağrısı yapması ve sorunların çözüm noktasının ''sandık'' olduğu yönündeki işareti ise doğrudur. 

Baykal, askerle arasına "hükümetin kendisine verilmeye çalışılması" sürecinde de mesafe koyarak, tavrını sürdümüştür. CHP lideri, hükümet kurma yetkisinin Refah-Yol'dan alınıp ANAVATAN PARTİSİ'ne verilmesi sürecinde,"iktidara ortak olabilirsin'' çağrılarını meşru görmediği için kabul etmedi.

O dönem, Türkiye'nin tüm dengelerinin alt üst olduğu olağanüstü günler yaşanıyordu. Parlamenterlerin tek derdi, TBMM'yi kapattırmamaktı. ''En kötü sivil yönetim bile en iyi askeri yönetimden iyidir'' düsturu tüm kesimlere hakim olmuştu. CHP o yüzden, Mesut Yılmaz'a verilen hükümet kurma yetkisine şartlı destek sundu: "Bir an önce seçime gitmek..."

Mesut Yılmaz, Demokratik Sol Parti ve Demokrat Türkiye Partisi ile 30 Haziran 1997'de kolasiyon hükümetini kurdu ve iktidar koltuğuna oturdu. ANASOL-D'nin başı olarak, Başbakanlık koltuğuna oturacağı günü kadar da Baykal'ın çağrısına olumlu yaklaştı. Baykal ise, ilerleyen günlerde sık sık"Bir an önce seçime gidelim" demeye başladı. Yılmaz'ın seçime gitmek istemediğini görünce, "Biz hükümetten desteğimizi çekiyoruz" mesajını yolladı. Yılmaz'ın cevabı ilginçti: "Çekmesi önemli değil. Zaten DYP'den istifalar olacak ve ANAP'a katılacaklar. CHP'nin desteğine ihtiyacımız kalmayacak."

Bir süre sonra Yılmaz'ın dediği gerçekleşti. DYP'den istifa eden vekiller, ANAP'a katıldı. Bu süre içinde yaşanan bir diğer ilginç gelişme ise şuydu: Baykal'ın hükümetten desteğini çekeceğini gören TÜSİAD'çılar, bu süreci durdurmak için devreye girdi. İstanbul sermayesinin temsilcileri, Baykal'dan ricacı oldu. Sermaye sınıfı, "Yılmaz hükümeti devam etsin. Yardımcı olun" dedi. 

Baykal, siyasette ağırlığı olan TÜSİAD'ın 'ricası'na bir yere kadar uydu. Yılmaz'ın seçime gitmemekte kararlı olduğunu görünce, düğmeye bastı. CHP, 25 Kasım 1998'de Mesut Yılmaz için gensoru önergesi verdi. Önerge TBMM'de oylandı ve kabul edildi. Tarihe "TÜRKBANK Yolsuzluğu" olarak geçen bu önerge sonrası, Yılmaz Başbakanlık'tan istifa etmek zorunda kaldı. 28 Şubat'ın yarattığı "ekonomik istila ve yağma düzeni''ne sokulan bu çomak, Baykal'ın hedef haline gelmesine sebep oldu. Baykal, "Bu bankacılık sistemiyle ekonominin ayakta durması mümkün değil'' deyince, 28 Şubat sayesinde banka sahibi olan medya patronları "CHP'den bir şey olmaz, Baykal'la olmuyor'' kampanyası başlattı. Bu kampanya yoğun bir şekilde sürdürüldü. 

Geçen süre içeresinde toplumun medya tarafından yönlendirilmesi, ''meyvesini verdi." CHP 1999 yılında yapılan seçimlerde baraj altında kaldı. O dönem bir kampanya da dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan için yapılıyordu. Erdoğan da 1998 yılının son aylarında, 23 Ağutos 1998'de ceza almış ve siyasi yasaklı haline gelmişti. Erdoğan ve Baykal'ın kaderi bir anlamda kesişmişti. İkisi de siyasetin aktif oyuncusu olmaktan çıkarılmıştı.

Tarih 2002'yi gösterdiğinde ise Baykal ve Erdoğan'ın yolu yeniden kesişti. Erdoğan'ın kurduğu parti; AKP birinci olmasına rağmen, Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekilliği, aldığı ceza gerekçe gösterilerek düşürüldü. CHP, Erdoğan'ın yeniden TBMM'ye girmesi için çaba gösterdi.Erdoğan'ın milletvekili olabilmesinin önündeki anayasal engel kaldırıldı. CHP'nin verdiği destekle birlikte, Erdoğan'ın yeniden seçilebilmesinin önü açıldı. Erdoğan, Siirt'te yenilenen seçimlerle birlikte TBMM'ye girdi ve Başbakan oldu. Böylece, 28 Şubat sürecinin bir ayıbı daha ortadan kaldırıldı. 

Baykal, dolayısıyla CHP; o süreçte hem 28 Şubat'ın yarattığı ekenomik yağma düzenine, hem de hukuk yoluyla seçme ve seçilme hakkının engellenmesi ayıbına cidi bir darbe vurdu. Denilebilir ki; 28 Şubat süreci, en büyük darbeyi bu iki atakla aldı. 

Bu süreci ve yaşanan olayları bilmeden, CHP'yi "darbecilik"le suçlamak, gerçeği baş aşağı çevirmektir. Biz şimdi, baş aşağı olan bu gerçeği ayaklarının üzerine diktik. 

Bilenin de bilmeyenin de konuştuğu sürecin özeti budur...

* * * * 

NOT: Sadece kendisini mağdur olarak ilan eden AKP geleneği, CHP'nin şimdiki Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na da haksızlık ediyor. Kılıçdaroğlu'nun görev yaptığı dönemde 28 Şubatçılar tarafından "sakıncalı"lar listesine alındığı ve fişlendiğigerçeğini göz ardı etmek, en azından etik ilkelere sığmıyor. 

www.twitter.com/barisyarkadas

Bu yazı toplam 564 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.