1. YAZARLAR

  2. Barış Yarkadaş

  3. AKP faturayı cemaate mi kesecek?
Barış Yarkadaş

Barış Yarkadaş

Gazeteci/Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

AKP faturayı cemaate mi kesecek?

A+A-

Başbakan Erdoğan, 2007 yılının sonlarına doğru başlayan Ergenekon operasyonları sonrası "Ben bu davanın savcısıyım'' demişti. Dönemin CHP Genel Başkanı Baykal da bu söz üzerine "Sen bu davanın savcısı isen ben de avukatıyım'' karşılığını vermişti.

Erdoğan, hem Ergenekon hem de Balyoz davasının savcılığını sürdürüyor ancak bu kez pozisyonunu değiştirmiş görünüyor. "Ayağa kalkmadığı için" tutuklanmasını istediği askerlerin yargılandığı Balyoz davasından sık sık şikayet eden Erdoğan, "Tutukluluk süreleri çok uzun" diyor. Hatta şikayetine inandırıcılık katabilmek için, Ergin Saygun'u hastanede ziyaret ediyor. Ziyaretin fotoğrafları Başbakanlık Basın Merkezi'nce medyaya servis ediliyor.

Tesadüfe! bakın ki; Erdoğan'ın hastane ziyareti tam da ABD Büyükelçisi Ricci'nin tutukluluk süresinin uzunluğundan şikayeti sonrasına denk geliyor. Medyanın önünde ABD elçisine güya ''posta koyan'' Erdoğan, hastane ziyaretiyle "Ben de sizin gibi düşünüyorum'' mesajı veriyor. Tipik bir AKP ve Erdoğan klasiği... Kapı önünde başka, kapı arkasında başka...

Defalarca yazdık, defalarca anlattık... ABD, Ortadoğu'yu dizayn çalışmalarını istediği gibi yürütemiyor. Esad'ın yurdunu savunması ve emperyalizme boyun eğmemesi, tüm hesapları alt üst ediyor. Obama, Ortadoğu'yu yeniden dizayn etmenin yolunun Suriye'nin dağıtılmasından geçtiğini biliyor. Bu yüzden, Erdoğan ve AKP'ye "İçerideki sorunlarını çöz, çözemezsen de dondur'' talimatı veriyor.

Çünkü; Türk Ordusu'nun bu haliyle bölgedeki operasyonlarda hiçbir işe yaramayacağı görülüyor. Ergenekon ve Balyoz operasyonları yüzünden savaşma yeteneğini kaybeden ordunun ABD operasyonlarında işlevsel olamayacağı görülüyor.

Suriye'nin bir an önce dağıtılmasını isteyen ABD ve İsrail, bu yüzden AKP'yi PKK ile pazarlık masasına oturtuyor. ABD ve İsrail, "PKK sorununu çözemiyorsan, en azından geçici süreliğine durdur" diyor.

Zira; ordunun hem PKK'ya, hem de Esad'a karşı aynı anda savaşamayacağı gerçeği herkes tarafından kabul ediliyor.

AKP işte bu yüzden, ABD ve İsrail'in talimatları doğrultusunda masaya oturuyor. İsrail, bu süreç içinde PKK'nın siyasal alanda tasfiye edilmesini ve buradan doğacak boşluğun Barzani güçlerince doldurulmasını istiyor. Katıksız bir İsrail işbirlikçisi olan Barzani'nin, İsrail'e ihanet etmeyeceği biliniyor. İsrail, bu yüzden bölgede kendisine Türkiye Kürtleri yerine, Barzanici ABD hayranı Kürtleri müttefik olarak seçiyor. Türkiye'nin gözü ise bir parmak balla doyurulmaya çalışılıyor.

Kuzey Irak'ın petrolünün Türkiye'ye akıtılacağı garantisini veren İsrail, AKP'nin mali krizden çıkış formülünü de ortaya koymuş oluyor. AKP, petrolden gelecek paranın hayalini kurarken, önüne konulan şartları da tek tek yerine getiriyor.

Bu şartlardan birincisi; kuşkusuz ki Öcalan'ın muhatap alınması... ABD ve İsrail, "PKK'nın silahlı güçlerini bir süreliğine etkisiz hale getir'' deyince Erdoğan ister istemez masaya oturuyor. Düne kadar BDP için söylenmedik söz bırakmayan Erdoğan, ABD ve İsrail'in desteğini kaybetmemek için, "Anayasa'yı BDP ile yaparız'' demeye başlıyor.

Keza aynı talimatlar aynı merkezden BDP'ye de gidiyor. Selahattin Demirtaş dün söylediklerini birden bire unutuyor ve "Uludere'nin zanlıları'' ile masaya oturmakta sakınca görmüyor. Yoksul Kürtlerin kanı, emperyalizmin masasında pazarlık unsuru haline geliyor. Uludereler, infazlar, cezaevinde haksız yere tutulanlar unutuluyor, BDP'nin Amerikan eksenli milliyetçiliği, ilkesizlik ve pragmatizm batağında boğuluyor.

Emperyalizmin isteği üzerine masaya oturanlar bu kirli pazarlığı örtebilmek için sık sık "Barış''tan söz ediyor. AKP ve BDP'nin ''zoraki nikah''ının adı "Barış" oluyor. Bu yalana da hepimizin inanması isteniyor.

Pragmatizmin Türkiye'deki en önemli siyasal temsilcisi AKP ise, bu süreçten aklınca karlı çıkmaya çalışıyor. Erdoğan, ABD ve İsrail'in isteklerini yerine getirirken, araya ''kendi ihtiyaçları''nı da sokuşturuyor. Erdoğan, bu haliyle çalıştığı işyeri için alışverişe çıkan, bu arada işyerinin parasıyla evine birkaç parça yiyecek alan kişilere benziyor. ABD'nin ihtiyaçlarını gidermek için Öcalan'ı ikna etmeye çalışan Erdoğan, emperyalistlere "İstediğiniz her şeyi yapabilmem için Başkanlık sistemi gerekli'' diyor.

Yaptırdığı tüm anketlerde ''Başkanlık'' için aradığı desteği bulamadığını gören Erdoğan, bu yüzden manevra alanını genişletmek zorunda kalıyor. Halkın sadece yüzde 42'sinin başkanlığa destek verdiğinin ortaya çıkması, Erdoğan'ı hem PKK hem de asker ailelerinden destek almaya zorluyor. PKK'nın desteğini yeniden alabilmek için 4. Yargı Paketi'ni hazırlattıran Erdoğan, böylece serbest bırakılacak dört bin KCK tutuklusunun kendisini Kürt seçmenle yeniden barıştıracağını düşünüyor. 4 bin KCK'lının dışarı çıkmasının, siyasal atmosferi kendi lehine çevireceğini hesap ediyor.

İşte bu noktada, KCK'lıların dışarı çıkması, general ve subayların içeride kalması gerçeği, Erdoğan'ı Saygun'u ziyaret etmek zorunda bırakıyor. Erdoğan, Ergin Saygun'u ziyaret ederek, hem ABD'ye, hem de asker aileleri ile yurtsever kamuoyuna mesaj vermeye çalışıyor. "Ben de tutukluluklardan yana değilim, yargı çizmeyi aştı'' mesajı veren Erdoğan, aslında Büyükelçi Ricci'nin sözlerinin de gereğini yapıyor!

Şimdi bir düşünün; önümüzdeki günlerde 4 bin KCK'lı dışarı çıkacak. Generaller, subaylar, aydınlar, gazeteciler ve milletvekilleri ise içeride tutulmaya devam edilecek. Erdoğan'ın PKK'ya verdiği tavizler, kamuoyunda daha çok tartışılmaya başlanacak. Oyları yüzde 45'e inen AKP ve Erdoğan, bu siyasal tabloyu izah etmekte zorlanır.

Eğer, önümüzde yerel ve genel seçimler, ardından ise Cumhurbaşkanlığı / Başkanlık / Yeni Anayasa süreçleri olmasaydı, bu tablo Erdoğan'ın umrunda dahi olmazdı. Ancak; önümüzde siyasal açıdan zor günler var. Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı koltuğuna mutlaka oturmak istiyor. Bunun yolunun da "en geniş kamuoyu desteğini almaktan geçtiği''ni biliyor.

Türkiye'yi yıllardan bu yana "kutuplaştırarak'' yöneten AKP'liler, bu politikanın ''doyum noktası''na ulaştığını görüyor. Bu yüzden, sanki Ergenekon ve Balyoz davaları kendi talimatlarıyla açılmamış gibi davranıyor ve toplumun aklıyla alay ediyorlar.

Tabii bu bağlamda, olan Fethullah Gülen Cemaati'ne oluyor. Ergenekon ve Balyoz davalarının sorumluluğunun Fethullah Gülen Hareketi / Cemaati'ne yıkılacağı görülüyor.

AKP döneminde yargıda örgütlenmelerinin önü açılan cemaatin, bu sürecin sorumlusu olarak ilan edileceği görülüyor. TSK'nın üst yapısı ile anlaşan ve TSK'yı yeni ittifakı haline getiren Erdoğan, cemaati yargıda etkisizleştirmek ve kolunu kanadını kırmak için yeni hazırlıklar yapıyor. Yargıtay ve Danıştay'ın kaldırılması girişimi, cemaatin bu kurumlardaki etkinliğini sona erdirmeyi hedefliyor.

Erdoğan, Yargıtay'ın mevcut yapısından Balyoz Davası için "beraat çıkmayacağı''nı düşündüğü için, Yargıtay'ı da kendisine bağlamayı ve kararları istediği gibi aldırmayı tasarlıyor.

Tabii bu arada, kendi ihtiyaçlarını da unutmuyor. Yargıtay ve Danıştay'ı kendisine bağlamayı tasarlayan Erdoğan, ''tek adam'' rejimini de kurumsallaştırmayı hesap ediyor. ABD'nin "Orduyla barış onlara ihtiyacımız var'' talimatı, Erdoğan'ı manevra üstüne manevra yapmaya zorluyor.

Haham Tuncay Güney'in bu sırada ortaya çıkıp "Ergenekon bir projeydi, misyonunu tamamladı'' demesi de gözlerden uzak tutulmamalı... Cemaate yakın olduğu söylenen Tuncay Güney, belli ki çeşitli çevrelere "Oyun artık bitti, yeni bir döneme giriyoruz'' mesajını iletiyor.

Çok bilinen bir sözdür; "Ortadoğu'da elinde silah olanlar kazanır...'' derler. AKP ve Fethullah Gülen Hareketi, ABD'ye verdikleri teminatları yerine getiremediler. Orduyu ABD'nin istediği pozisyona sokamadılar. Yapılan operasyonlar orduyu her geçen gün niteliksizleştirdi. ABD ve İsrail, ordunun bu haliyle hiçbir işe yaramayacağını düşündü. Pilotu olmayan, filosunu uçuramayan, gemisini yüzdürecek komutan bulamayan bir ordu, Ortadoğu'da kimseye yarar getirmeyeceği gibi; aksine bir de yük olur. ABD bu yüzden, eski ittifakı olan orduya yeniden değer vermeye başlıyor.

Erdoğan'a aylardan bu yana randevu vermeyen Obama, ilk dış gezisini ise İsrail'e yapıyor. Bu geziyle, AKP'ye "Vazgeçilmez değilsin, şımarma'' mesajı veriliyor. Erdoğan bu mesajı doğru okuduğu için koşa koşa hastaneye gidiyor; sık sık yargıdan şikayet ediyor. ABD'ye "Yanınızdayım, sizin gibi düşünüyorum'' diyor.

Tabii bu arada, iç kamuoyunu da elinde tutabilmek için "Şamar oğlanı değiliz'' gibi diplomaside yeri olmayan sözler söyleniyor. Büyükelçi'nin eleştirileri karşısında bu sözleri söylemek zorunda kalan Erdoğan, aslında içinde bulunduğu ruh halini de yansıtıyor. Kendi yerinin "şamar oğlanı mertebesi'' olduğunu biliyor.

Anlayacağınız; ABD ve İsrail, bölgeyi yeniden dizayn çalışmalarının Suriye yüzünden sekteye uğraması sonucu, en önemli müttefiki olan orduya yeniden güven vermeye çalışıyor. Suriye'nin ancak ve ancak silah zoruyla yıkılacağını gören ABD ve İsrail, atını değiştirmeye hazırlanıyor. Erdoğan ise bu süreçten nasıl kazançlı çıkacağının hesabını yapıyor. Yeni Anayasa, Öcalan'la pazarlık, KCK'lıların serbest bırakılması ve olan bitenin faturasının cemaate kesilecek olması, yeni siyasal dalgalanmaların kapıda olduğunu işaret ediyor.

www.twitter.com/barisyarkadas

Bu yazı toplam 432 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.