1. HABERLER

  2. SİYASET

  3. Gül ve Arınç parlamenter sistemden yana

Gül ve Arınç parlamenter sistemden yana

AKP’nin kurucuları arasında yer alan Ertuğrul Yalçınbayır, rejimi değiştiren başkanlık Anayasa'sı hakkında değerlendirmelerde bulundu.

A+A-

MELTEM YILMAZ - BİRGÜN / AKP’nin kurucuları arasında yer alan, Eski Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır, bu haftaki Pazartesi Söyleşisi’nin konuğu oldu.

Yalçınbayır, Türkiye ile Hollanda arasında yaşanan krizi şu sözlerle yorumladı: “Şu anda Bulgaristan’daki Hak ve Özgürlükler Partisi’nin bazı temsilcilerinin, üst düzey yöneticilerinin Türkiye’ye girmeleri bile yasak. Şimdi onlar Bursa’da çifte vatandaşların yoğun olduğu yerlerde propaganda yapmak isteseler Türk hükümeti onlara mani olur. Yani ülkeler kendi koşullarına göre bazı düzenlemeler yapabiliyorlar. Bunları salt Türk düşmanlığı diye yorumlamak seçimlere giden süreçte başka mesajları da çağrıştırır.”

Yalçınbayır, AKP’nin bugüne kadar hazırladığı hiçbir Anayasa paketinde başkanlık sisteminin gündeme gelmediğini belirterek, bu konunun Türkiye’nin gerçek sorunlarını konuşmamak ve hesap vermemek için ortaya atıldığını söyledi. Başkanlık sistemi 1 Mart öncesi hayata geçmiş olsaydı, bugün Türkiye’nin kan gölüne dönmüş olacağına dikkat çeken Yalçınbayır, şöyle devam etti:

“1 Mart bugün olsaydı, şimdiki anayasa değişikliği ile Tayyip Erdoğan başkan olmuş olsaydı MGK’ye başkanlık edecek, milli güvenlik siyasetini ortak bir akılla değil, kendisi belirleyecekti. Yani tek bir kişi, ‘biz yabancı ülkeye girmeliyiz, yabancı asker bizde şu kadar olmalıdır’ diyecekti. O dönemin parlamentosu, kan gölüne dönebilecek bir Türkiye’yi kurtarmıştır.”

“Arınç ve Gül parlamenter sistemden yana”

AKP’nin kuruluş felsefesi ve değerleri ile ilgisi kalmadığını söyleyen Yalçınbayır, Abdullah Gül ve Bülent Arınç gibi partinin kurucu isimlerinin bu kritik süreçte sessiz kalmasını sert bir dille eleştirdi: “Benim bildiğim Abdullah Gül’ün parlamenter sistemden yana olduğudur. Bülent Arınç da parlamenter sistemden yanadır. Bu kişiler parti zarar görmesin diye konuşmuyor olabilirler. Ama bu, onları beraat ettirmez. Suskunlar kendilerine veya yakınlarına zarar gelir diye susuyorlar. Bu diktatörlüklerde olan bir şey.”

Son gelişmelerle başlayalım isterseniz. Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın Rotterdam’daki Başkonsolosluk binasına girmesine izin verilmemesi ve sınır dışı edilmesi... Bunu AB’den kopuş olarak yorumlayanlar da var, aynı fikirde misiniz?

Hayır. Türk vatandaşlarının oy hakkının yabancı ülkelerde kullanılabilmesi için Anayasa değişikliği 1995’te yapılmıştı. Bunlarla ilgili yasal düzenleme de yapıldı. 22 Mart 2008 günü, yurtdışındaki temsilciliklerde propaganda yapılamayacağı belirtildi. YSK bu senenin başında seçim takvimi işlerken bir bildiri yayımladı. Bunda da yurtdışındaki oy vermenin nasıl yürütüleceğini düzenlendi. Şimdi oradaki temsilciliklerde yapılan iş, Türkiye’deki kamu kurumlarında yapılan propaganda maiyetinde. Bu kabul edilmez. Yani orada siz konsoloslukta grupları toplayıp hükümet de olsanız bir propaganda yapamazsınız. Biz de aynı şeyi yapıyoruz.

»Nasıl?

Örneğin birkaç gün sonra Bulgaristan seçimleri olacak. Geçmişte Hak ve Özgürlükler Partisi Türkiye’de kabul gören bir partiydi. Daha sonra onlarda bölünmeler oldu. Şu anda Hak ve Özgürlükler Partisi’nin bazı temsilcilerinin, üst düzey yöneticilerinin Türkiye’ye girmeleri bile yasak. Onlar da burada propaganda yapamaz. Şimdi onlar Bursa’da çifte vatandaşların yoğun olduğu yerlerde propaganda yapmak isteseler Türk hükümeti onlara mani olur. Yani ülkeler kendi koşullarına göre bazı düzenlemeler yapabiliyorlar. Bunları salt Türk düşmanlığı diye yorumlamak seçimlere giden süreçte başka mesajları da çağrıştırır.

»Dış ilişkilerin popülizm kaldırmadığını söylüyorsunuz, öyle mi?

Bakın, insanların oy verme hakkı evrensel bir haktır ve bu hak o ülkeler tarafından tanınmış. Tanınmış olmasaydı biz orada sandık da açamazdık. Ama propaganda yasağını biz kendimiz koyduk. Bunu iç politika malzemesi yapmak ve AB düşmanlığı ile birleştirmek bana doğru gelmiyor.

“Toplumda büyük bir yozlaşma var”
 

Bugün birçok insanın kafasındaki soru, AKP’nin ilk dönemlerindeki felsefesi, referansları ve değerlerine bugün ne kadar uyumlu hareket ettiği. Bu değerlendirmeyi en iyi yapabilecek isimlerden biri sizsiniz zira partinin kuruluşunda yer aldınız.

Bir örnek vereyim. AK Parti, 1 Mart 2014’ te Resmi Gazete’de yayınladığı bir metinle hem AB’ye hem Türkiye’ye şunu söyledi: “Bizde hak ihlalleri çok fazla, bu ihlalleri önlemek istiyoruz, bunun için de, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi İhlallerinin Önlenmesi Eylem Planı adlı bir plan yaptık”. Bu kararda biz diyoruz ki; yaşam hakkı, kötü muamelenin önlenmesi, kötü muameleye yönelik soruşturma usulü, özgürlük ve güvenlik, makul sürede yargılanma hakkı, mahkemeye erişim ve hakkın etkin bir şekilde sağlanması, savunmanın etkinliğinin arttırılması, yargı kararlarının etkin şekilde icrasının sağlanması, özel hayatın ve aile hayatının korunması, düşünce vicdan ve din özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması, ifade ve medya özgürlüğünün en geniş manada sağlanması, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, mülkiyet hakkı ihlallerinin önlenmesi, eğitimin araştırma ve farkındalığın arttırılması sağlanacaktı.

»Sonra ne oldu?

Bunları yazmak yetmiyor ki, uygulamak ve benimsemek gerekiyor. Hem yasama iyi yönetilmiyor. Hem yürütmeden yasamaya gelen kanunlar iyi incelenmiyor. Milyonlarca ihtilaf mahkemenin önüne geldi. Gelmeyenleri de dikkate alsak Türkiye hukuk devleti olmaktan çıkıyor. AİHM’de en çok aleyhine dava açılıp aleyhine karar verilen ülkelerden birisiyiz. AK Parti yola çıkarken aldığı kararları uygulamada büyük zafiyet yaşıyor. Partinin kuruluş felsefesindeki ortak akıldır, ortak emektir. Bunları tek akla emanet ederseniz, an gelir askeri vesayet an gelir bürokratik vesayet olur. Bakın, 1 Mart’ı ele alın. 1 Mart bugün olsaydı, şimdiki anayasa değişikliği ile Tayyip Bey MGK’ye başkanlık edecek, milli güvenlik siyasetini kendisi belirleyecekti, ortak bir akılla değil. Bir kişi, “Biz yabancı ülkeye girmeliyiz, yabancı asker bizde şu kadar olmalı” diyecekti.

»Bu örnek çarpıcı oldu. O dönem Başkanlık sistemi var olsaydı, bugün bambaşka bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık diyorsunuz.

Bakın, uluslararası meşruiyet şartı yokken, oraya birisinin arzu ve isteğiyle girerseniz Emevi camiinde Cuma namazı kılamazsınız. Gelirler sizin camilerinizde 4-5 milyon kişi yer edinir. O dönemin parlamentosu kan gölüne dönebilecek bir Türkiye’yi kurtarmıştır. Çünkü parlamento hep rutin işleri yapmaz, bazen de rutin dışına çıkar, milli egemenliği kullanır. Ondan kısa bir süre sonra 20 Mart’ta Tayyip Bey başbakan oldu. Hükümet de programını Meclis’te yayınladı. 

19 Mart’ta tezkereyi Meclis’e sundu 20 Mart’ta tezkere kabul edildi. Bereket ki Irak ve ABD tarafı Türkiye’nin girmesine gerek yoktur, istemiyoruz dediler. Ondan sonra bu tavır değişikliği bizim başımıza çuvalı geçirtti. Tek adamlığın yaratacağı sonuçlar, her alanda geçerli. Ekonomide örneğin, 650 milyarlık bütçeyi bir tek kişiye vermek akıl işi mi? Vesayet bünyesinde bir partizanlık oluşur.

Bakın bugün Türkiye torba kanunlarla yürütülüyor. Kanun yapma tekniğine aykırı kanunlardır torba kanunlar. Peki bu torbaların içine neyi atıyorsunuz? Suçlu suçsuz herkesi aynı torbaya atıyorsunuz. Ergenekon, Balyoz, Oda tv, Şike, Selam Tevhid… Peki bu kadar kumpası kim yaptı? Bu kumpasları yapanlarla ilgili idari kararları kim verdi?

»Referandum sonucunda Hayır çıkması halinde AKP’yi ne bekliyor?

Bugün AK Parti’de konuşması gerekenler şu anda konuşmuyor. Susmak bir irade beyanıdır. O susanların yeniden bir faaliyet işine girmeleri beklenemez. Beklenirse de samimi olmaz, ancak çıkara dayalı olur. Hayır çıkması halinde AK Parti’nin düşünmesi lazım, neden hayır çıktı, neden bizim oylarımız bu kadar bölündü diye. Bu da AK Parti’nin kuruluş felsefesine dönmesiyle olur. Bizim kuruluş felsefesinde koyduğumuz kurallara göre kişisel ve kurumsal baskı kabul edilemez diye bir husus vardır. AK Parti programının başında var bu husus.

»Suskunlardan kastınız olan Abdullah Gül ve Bülent Arınç’ın başta olduğu isimlerin suskunluğu mudur?

Benim bildiğim Abdullah Gül’ün parlamenter sistemden yana olduğudur. Bülent Arınç da parlamenter sistemden yanadır. Bu kişiler parti zarar görmesin diye de konuşmuyor olabilirler. Ama bunlar yetmez, bunlar onları beraat ettirmez. Onların da sözlerini söylemesi gerekir. Sadece onlar değil, 10. Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in de konuşması gerekir. Biz partiyi kurduğumuz zaman Tayyip Bey’in genel başkan olarak MYK’ye getirip kabul edilmeyen önerileri oluyordu. Neden? Konuşabilen ve gerekçelerle ikna edebilen grup vardı. Bunların tamamen yok olduğunu mu sanıyorsunuz? O grup kalben reddetme hakkına sahip değil. Yapılanları kalben reddetmek yeterli değildir. Dile getirmek ve insanlara aktarmak gerekir. Suskunların, kendilerine veya işine, çoluğuna çocuğuna zarar gelir diye susması diktatörlüklerde olan bir şey.

***

“ERDOĞAN SEÇMEN OLSAYDI HAYIR DERDİ”

»Siz AKP’nin kurucu isimlerindensiniz. Aynı zamanda Anayasa Komisyonu eski başkanısınız. AKP’nin, 2002 ile 2007 arasında yapılan anayasa değişikleri var. Ayrıca, 2007 başında Ergun Özbudun başkanlığında hazırlanan bir taslak var. Tüm bu çalışmalarda, Başkanlık sistemi gündeme gelmiş miydi?

AKP’nin geçmiş Anayasa çalışmaları, partinin yönetim kademesiyle, genel başkanıyla, başbakanla yapılan görüşmelerle hazırlanmıştır. Hiçbir şekilde başkanlık veya cumhurbaşkanlığı hükümeti sistemi gibi bir sistem yok. Dahası, bu çalışmalarda, hukuk fakültelerinden, barolar birliğinden, sivil toplum örgütlerinden yararlanılması, orta vadede bunun gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Olağanüstü dönemlerde ve olağanüstü şartlarda anayasa yapılmayacağı, Meclis çoğunluğuna dayalı tek taraflı anayasa teklifi hazırlanmayacağı belirtilmiş, kuvvetler ayrımıyla ilgili, yasama ve yürütme arasındaki ilişkiler kuvvetlerin denkliğiyle belirleneceği de belirtilmiştir. Örneğin, 24. dönem Anayasa değişiklik çalışması 3 bin saat sürdü. 19 bin dernek ve sivil toplum örgütü görüş bildirdi. Bu açıklamalar ışığında tüm kamu kurumu niteliğindeki meslek odalarının, baroların avukatların görüşleri alındı. Şimdi ise, AKP’nin hiçbir metninde olmayan Başkanlık sistemi önerisi, Anayasa yapımı ile ilgili Türkiye’nin birikimlerini de yok etti.

»Peki, bugüne kadarki hiçbir Anayasa çalışmasında adı geçmemiş bir Başkanlık sistemi yoluna neden ve nasıl gidildi?

Bugün Anayasa tartışmasıyla Türkiye’nin gündemi işgal ediliyor. Gündemde olması gereken gerçek sorunlar tartışılmıyor, onlar için hesap verilmiyor. Bu Anayasa değişikliği bir ibranamedir. İbraname, hukukta o işten kurtulmak anlamına gelir. 2002 öncesi dahi var olan iddialar dokunulmazlık nedeniyle durdu. Cumhurbaşkanı oldunuz. Yine dokunulmazlığınız varsayılarak duruyor ki cumhurbaşkanlarının dokunulmazlığı yoktur. Ama bu hiç Türkiye gündeme getirilebiliyor mu? O zaman hem onlardan hem cumhurbaşkanlığı sürecinden hem cumhurbaşkanlığı bittikten sonraki bütün fiillerden ibra edilmenin önşartı yargı önüne çıkmayı zorlaştırmaktır.

Ben Tayyip Bey’i yakinen tanırım ve onun da sorumlu olarak hesap vermeyi düşüneceğini bilirim. Ama bu, hesap vermeyi fiilen imkânsız hale getiren bir düzenleme. 301 imzayla soruşturma önergesi, 360 imzayla bu önergenin kabulü, 400 imzayla yüce divana sevk ve yüce divana sevk ettiğiniz kişiler anayasa mahkemesinde sizin seçtiğiniz kişiler önünde hesap verme… Bu hesap verme şekli dünyanın hiçbir yerinde yok. Tayyip Bey’in de normal şartlarda kabul edeceği bir şey değil ama bunların sonuçlarını da bilemez. Güvendiği elemanlar kendilerine hukuken doğru bilgi vermiyor. Yani Tayyip Bey seçmen olsaydı o da “Hayır”derdi.

Bu haber toplam 511 defa okunmuştur
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.