1. YAZARLAR

  2. Barış Yarkadaş

  3. Tanrıkulu'nu CHP'ye kim davet etti?
Barış Yarkadaş

Barış Yarkadaş

Gazeteci/Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Tanrıkulu'nu CHP'ye kim davet etti?

A+A-

Bir süre önce, CNN Türk'te yayınlanan 5 N 1 K programına katılmış ve Cüneyt Özdemir'in sorularını yanıtlamıştım. CHP içinde ''Ulusalcı'' ve ''Yenilikçi'' olarak tabir edilen milletvekillerinin sayısının toplamda 30 - 35 kişi olduğunu, bütün tartışmaların da bu iki grup arasında yaşandığını belirtmiştim. Geriye kalan 100 milletvekilinin ise ''nötr'' kaldığını ifade etmiştim.

''Ulusalcı'' ve "Yenilikçi'' tartışması, şu sıralar yeniden alevlendi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Gülseren Onanç'ın o saçma sapan açıklaması, daha doğrusu, saçma sapan açıklamalarından biri, CHP'yi gereksiz bir tartışmanın içine soktu.

Gülseren Onanç, cuma günü Muş'ta yaptığı açıklamada, "CHP tabanının yüzde 65'i barış sürecini destekliyor'' dedi. Onanç'ın bu açıklamasını görünce, ilk yorumumu yaklaşık 30 bin takipçim olan twitter ve facebook'ta yaptım. "Hayatımda böyle saçma bir açıklama görmedim. CHP tabanının yüzde 65'i değil, yüzde yüzü barış ister'' dedim. Ardından da ekledim: "Geriye kalan yüzde 35 savaş mı istiyor? bu nasıl bir açıklama?''

Gülseren Onanç'ın sözlerinin, CHP'de büyük bir tartışma yaratacağı belliydi. Bunu, Onanç'ın açıklamasını manşetimize taşıdıktan sonra da hissettim. Yaklaşık 30 dakika içinde, tam 42 ''olumsuz'' mesaj geldi. Twitter, Onanç'ın açıklamasıyla adeta ''yıkıldı.''

Belli ki; Gülseren Onanç, bir partinin genel başkan yardımcılığı koltuğunda oturduğunu anlayamamıştı. Anlamış olsa böyle saçma bir açıklama yapmaz, kendi tabanıyla ters düşmezdi. Üstelik, o sözler partisinin tabanına hakaret eden bir içerikteydi! Adına ''barış'' denilen ancak içinde ne olduğunu kimsenin bilmediği bir sürece CHP tabanının destek verdiğini söyleyebilmek için, ya çok saf ya da kötü niyetli olmak gerekti!

Onanç, zaten açıklamasında, "Taban paketin içinde ne olduğunu bilmiyor ama, yüzde 65'i destekliyor'' diyordu. Bunun anlamı, ''CHP tabanı AKP politikalarını destekliyor'' demekti. Ki; bunun en küçük bir gerçeklik payının olmadığı biliniyor. Evet, CHP tabanı ''kan akmasın, kan dökülmesin'' diyor. Ancak; AKP'nin bu konuda samimi olmadığını da biliyor. Onanç, bu iki gerçeği birbirine karıştırdığı için, dün gece koltuğunu bırakmak zorunda kaldı.

CHP geleneğini hiç bilmeyen, tanımayan; üstüne üstlük öğrenmek de istemeyen Onanç, genel başkan yardımcılığı koltuğunun sorumluluğunu taşıyamadı! O koltukta, ''istediğini istediği zaman söyleyebileceği'' yanılgısına kapıldı. Kendisini, Tarhan Erdem ve Taraf çevresinin ideolojik rüzgarına fazlasıyla kaptıran Gülseren Onanç, liberallerin gönlünü hoş etmek için, ard arda ipe sapa gelmez açıklamalar yaptı.

Tabii burada tek kusur Onanç'ta değil... Bu tür sıkıntıların yaşanmasının temel sorumlusu Kemal Kılıçdaroğlu'dur. Kılıçdaroğlu, hiç tanımadığı, birlikte kavga etmediği, mücadele vermediği, ideolojik - politik çizgisini bilmediği onlarca kişiye payeler dağıttı. "Herkesi yakala'' adını verdiği politikayla, toplumun tüm kesimlerini bir arada tutabileceğini sandı. Sonuçlarını hep birlikte görüyoruz.

CHP git gide garipleşen bir parti aslında...

Bir düşünün; MYK'da "Öcalan - Erdoğan pazarlığı''na ilişkin olarak ''genel başkanın dışında hiç kimse konuşmayacak'' kararı alınıyor. Parti Meclisi de bu karara onay veriyor. Karar üzerinde herkes mutabık kalıyor. Ama bir bakıyorsunuz ki; Kılıçdaroğlu'nun dışında hemen hemen herkes bu sürece ilişkin konuşuyor, fikir beyan ediyor, ipe sapa gelmez şeyler söylüyor.

Gülseren Onanç da bu isimlerden biriydi. CHP'ye geldiği günden beri devirmedik çam bırakmadı. Önce PKK'lılara ''gerilla'' dedi; duramadı "CHP devrimci bir parti değil'' açıklamasını yaptı. Sonra bunu düzelteyim derken, "Ben CHP'ye Kılıçdaroğlu için geldim, o giderse ben de giderim'' diye konuştu.

Onanç'ın sözleri, bir süre önce yakın çevresinden, yani kendisine "Yenilikçi'' diyen vekillerden de tepki görmeye başladı. ''Yenilikçi'' milletvekilleri, "Her konuda konuşman gerekmiyor, Kemal Bey'e zarar veriyorsun'' demek zorunda kaldı. Kemal Kılıçdaroğlu da bu süreci gördüğü ve yıpratıldığını düşündüğü için, Onanç'ı makamına çağırmak ve "Açıklamalarınız zarar veriyor, galiba sizinle çalışamayacağız'' demek zorunda kaldı.

Kuşkusuz; CHP'yi anlamsız tartışmaların içine sokan kişi sadece ''Yenilikçi'' Gülseren Onanç değil... Maşallah; ''Ulusalcılar'' da Onanç'tan geri kalmıyor. CHP'nin zarar görmesi ve alay konusu olması için onlar da elinden geleni yapıyor!

İşte son örnek:

Uşak Milletvekili Dilek Akagün Yılmaz, partisinin genel başkan yardımcısına kapalı toplantıda "CIA ajanı'' diyor. Bir başka milletvekili; Şevki Kulkuloğlu da Yılmaz'a destek atıyor! Kulkuloğlu, Sezgin Tanrıkulu'nun 2008 yılında söylediği sözleri ''dosya'' haline getirip CHP'li milletvekillerine yolluyor. Öyle ki; dosyalardan biri Tanrıkulu'na da gönderiliyor.

CHP'nin haline güler misin ağlar mısın!

Ben bu tabloyu görünce, ikisini birden yapıyorum...


Kendisini ''Ulusalcı'' diye niteleyen ve sürekli kavga çıkaran vekillerin halini gördükçe, "Sahi bunlar 2011 yılında niye seslerini çıkarmadı?'' diye düşünüyorum.

Biliyorsunuz, 2011 yılında yapılan genel seçimler öncesi, bugün hakkında ''dosya'' hazırlanan ve "CIA ajanı'' olmakla suçlanan Sezgin Tanrıkulu, MYK üyesi ve genel başkan yardımcısıydı. Tanrıkulu'nun altına imza atmadığı hiçbir ''ulusalcı''nın milletvekili olabilme ihtimali yoktu.

Şimdi gerçekten merak ediyorum:

Bugünlerde Tanrıkulu'na karşı cephe kuran birkaç ulusalcı milletvekili, Tanrıkulu'nun CIA ajanı olduğunu, kendileri miletvekili olduktan sonra mı keşfetti? Tanrıkulu'nun 2008 yılında yaptığı konuşmalar, 2013 yılında mı öğrenildi?

Eğer böyleyse, vah o ulusalcı milletvekillerimize!
Demek ki; burunlarının dibindeki tehlikenin bile farkında değillermiş!

Yok eğer, Tanrıkulu'nun açıklamalarını 2008 yılında bildikleri halde, kendileri milletvekili seçilene kadar sustular ise bunun yorumunu size bırakıyorum!

Demek ki; bizim ''ulusalcı'' vekillerimiz için önemli olan ''önce koltuk''muş! İlkeler ve değerler sonra geliyormuş!

Bunun böyle olduğunu, 2011 yılında yaşanan krizde de görmüştüm. Kamera önlerinde, salon toplantılarında ''ulusalcılığı'' kimseye bırakmayan bazı vekiller, "yemin krizi''nde iyi bir sınav veremediler. CHP'nin sözde en ulusalcı milletvekili, AKP'li Burhan Kuzu'yu aradı ve "Burhan, biz kaç kere Meclis'e girmesek vekilliğimiz düşer?'' diye sordu.

Burhan Kuzu, anayasaya baktıktan sonra "Beş kez girmeseniz, vekilliğiniz ortadan kalkar'' yanıtını verdi. Kuzu, bu görüşmenin ardından Başbakan Erdoğan'ı aradı ve "CHP'de çözülme başlıyor, bana vekilliklerinin düşüp düşmeyeceğini sordular'' dedi. Başbakan bunun üzerine Mustafa Elitaş'a talimat verdi ve şunu söylemesini istedi: "CHP'liler oturuma beş kere girmezse, vekillikleri düşecektir.''

Bunun üzerine, mücadele etsinler diye TBMM'ye gönderdiğimiz milletvekillerinden 53'ü TBMM Grup İdare Amirliği'ne dilekçe yağdırdı. Kimi annesinin hasta olduğundan, kimi ise çocuğunun kayıt işlemleriyle uğraştından dem vurdu! Dilekçelerde, "Mazeretim dolayısıyla, TBMM'ye iki ay gelemeyeceğim'' yazılıydı.

Bu dilekçeleri gören AKP, CHP'ye ''yemin krizi''nde diz çöktürdü. Tek bir ''ulusalcı'' milletvekili bile "Sonuna kadar mücadele edelim, vekilliğimiz düşerse düşsün'' demedi, diyemedi!

Bakmayın siz şimdi bazı ''ulusalcı'' milletvekillerinin kameralar önünde Kılıçdaroğlu'na sözde rest çektiğine! Listeye girebilmek için, MYK'da ağlayanlar, gözyaşı dökenler bile vardı. Birgün o kayıtlar ortaya çıkacak ve herkesin gerçek yüzünü tanıma şansınız olacak...

Lafı uzattım biliyorum:

Toparlayalım:


Kemal Kılıçdaroğlu, partinin gidişatından memnun değil. Hele hele; Dilek Akagün Yılmaz'ın Tanrıkulu'na çok çirkin bir biçimde sarf ettiği sözlere çok kızgın.

Çünkü; bazı MYK üyelerinin, MYK toplantısında "O sözler Sezgin'e değil, size söylendi'' demesi Kılıçdaroğlu'nu radikal kararlar almaya itti. Kılıçdaroğlu'nu kızdıran bir başka gelişme ise, yardımcısına "CIA ajanı" diyen vekiline, Grup Başkanvekili ve Grup Yöneticileri'nin telefon açarak verdiği destekti. Normal koşullarda, Dilek Akagün Yılmaz'ı ''disipline sevk etmesi'' gereken yöneticilerin, bunu yapmayıp üstüne üstlük bir de Yılmaz'a ''cesaret vermesi'' Kılıçdaroğlu'nu kızdırdı.

Sanırım bir iki saat içinde içinde, Dilek Akagün Yılmaz, söylediği sözlerin bedelini öder. Ödemediği taktirde, Kılıçdaroğlu bu partiyi yönetemez!

Tabii bu bağlamda, hem ''ulusalcı vekil''ler, hem de Tanrıkulu karşıtlarına bir başka gerçeği de hatırlatmam gerekiyor:

2011 seçimleri öncesi Sezgin Tanrıkulu'nun onaylayacağı MYK listesine girmeye çalışırken, Tanrıkulu'nun CIA'ci olduğunu görmezden gelenler şunu da bilsin:

22 Haziran 2011 tarihinde yazmıştım; yine hatırlatıyorum:

Tanrıkulu'nu CHP'ye davet eden kişi Kılıçdaroğlu değil, Deniz Baykal'dır. İsterseniz, 22 Haziran 2011 tarihindeki yazımdan kısa bir bölümü yeniden paylaşayım ve "Baykal davet edince CIA'ci değil de Kılıçdaroğlu yönetime sokunca mı CIA'ci oluyor?'' diye sorayım.

İşte o yazıdan kısa bir bölüm:

SEZGİN TANRIKULU: Şu günlerde üzerinde en çok durulan isimlerden biri de Sezgin Tanrıkulu… Tanrıkulu’nun KCK Davası’nda avukat olmasını eleştirenlere şaşıyorum. Avukatlık, sanığın ve şüphelinin “hukuki hakkı”nı korur. Avukatın, savunduğu kişiyle aynı görüşü paylaşması gibi bir zorunluluk yoktur. Unutulmasın ki; savcı bile delil toplarken, “sanığın lehine olanları” öne çıkarır. Çünkü; yargı, “infaz” değil, adaleti sağlama anlayışı üzerine kuruludur.

Tanrıkulu’nun KCK Davası’nda avukat olmasını eleştirenler, Tanrıkulu’nun Diyarbakır’da acaba hangi davalara girerek yaşamını idame ettirebileceğini sanıyor? Geçenlerde bir TV’de de söyledim. “Diyarbakır’da holdinglerin ticari davaları vardı da Tanrıkulu mu girmedi?” Ayrıca, bir avukat girdiği davalardan dolayı suçlanabilir mi?

Tanrıkulu’na ilişkin söylenecek çok şey var aslında. Diyarbakır’dan neden aday olmadığı tartışması da hayli saçma… O halde, Güldal Mumcu İzmir’li değil, Kemal Kılıçdaroğlu Tunceli listesinde olmalıydı… gibi sonu gelmez bir tartışma açılır. Bu da kimseye bir fayda sağlamaz. Ayrıca, Tanrıkulu’nu sadece bir bölgeye “hapsetmek” Türkiye’nin zihinlerde “bölündüğü”nün de işaretidir. Tanrıkulu, Diyarbakır’dan olduğu gibi, İzmir’den de listeye girebilirdi. Bu, tamamen saçma ve anlamsız bir tartışma…

Bugünlerde Tanrıkulu’nu suçlayan ve infaz etmeye çalışanlar, tıpkı Sena Kaleli örneğinde olduğu gibi, bizi yine “bidon kafalı” yerine koyuyor. O halde, yandaş medyada Tanrıkulu’nu infaz etmeye çalışan “sözde CHP”lilere bir gerçeği daha hatırlatalım.

Sezgin Tanrıkulu’nu, CHP’ye Kemal Kılıçdaroğlu değil, Deniz Baykal davet etmiştir.

2009 yılının başlarında Tanrıkulu’nun CHP’de siyaset yapması için teklif götüren kişi Deniz Baykal’dır. Baykal, bu teklifi, dönemin grup başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu aracılığıyla iletmiştir. Tanrıkulu’nu Ankara’ya davet eden Kılıçdaroğlu, Mersin Milletvekili İsa Gök’ü havaalanına göndererek, Tanrıkulu’nu TBMM’de misafir etmiştir. (Tanrıkulu'nu Meclis'e aracıyla getiren kişi İsa Gök'tür.)

Baykal’ın teklifini Tanrıkulu’na ileten Kılıçdaroğlu, “Sizi CHP’de görmek istiyoruz” demiştir. Tanrıkulu, CHP’nin Kürt Sorunu’na bakış açısını eleştirdikten sonra, “Şimdiki yapıda siyaset yapmam olanaksız” diyerek teklifi reddetmiştir. Bu görüşmeden iki gün sonra Kılıçdaroğlu’yla uçakta karşılaşan Baykal, “Sezgin’in işi n’oldu, görüştünüz mü?” diye sormuştur.

SezginTanrıkulu’nu o günlerde önce Diyarbakır İl Başkanı, ardından da Büyükşehir Belediye Başkan Adayı yapmak isteyen Baykal’ın çabaları sonuçsuz kaldı. Tanrıkulu, CHP’ye Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı döneminde katılmayı tercih etti. Şimdi tüm bunlar unutulmuşçasına, Tanrıkulu’nun “ekseni kaydırdığı” söyleniyor ve kellesi isteniyor.

Bu yazı toplam 652 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.